26 Haziran 2011 Pazar

ZÜHD HAKKINDAKİ SÖZLERİ

Dünyada zahit olup ahirete ilgi gösterenlerin alâmeti, aynı he­defi taşımayan dost ve arkadaşları terketmeleri ve böyle kimselerle oturup kalkmalarıdır. Ey insanlar, bilin ki ahiret için amel eden, dünyanın peşin mal ve mülkünden el çekip ölüm için hazırlık ya­par, vakit geçmeden ve mutlaka karşılaşacağı ecel gelmeden önce ahiret işine koşar ve ölümden önce ihtiyatlı davranır.
Allah-u Teâla buyuruyor ki: "Onlardan birine ölüm gelip çattı mı, "Rabbim beni geri çevir, umulur ki geride bıraktığım dün­ya­da, salih amellerde bulunurum."der."[1] Öyleyse her biriniz, bugün kendisini dünyaya dönmüş, ihtiyaç ve çaresizlik günü için salih ameller yapmakta kusur ettiğinden dolayı pişman olmuş kimse gibi farzet­melidir.
Ey Allah'ın kulları! Biliniz ki kim, dünya sultanlarının gece saldırısından korkarsa uykusu kaçar; rahat uyuyamaz; yeme ve içmeden kesilir. Öyleyse ey insanoğlu! Aziz Allah'ın ansızın taar­ruz edip elemli yakalayışla yakalaması ve günah ehline ansızın baskın yapması var iken, sana yazıklar olsun. Ölüm gece ve gündüz kapıları çalmak­tadır. Bu öyle bir ansızın baskındır ki, ne ondan kaçıp kurtulmak olur ve ne de O'ndan başka bir sığınak bu­lunur.
Ey mü'minler! Takva ehlinin, korktuğu gibi, Allah'ın ansızın göndereceği azabından korkun. Zira Allah-u Teâla buyuruyor ki: ‘İşte bu (zalimler yok olduktan sonra yerlerine varis olmak), benim makam ve azabımdan korkan kimselere âit bir şeydir.’ [2]
Öyleyse dünya yaşantısının süsünden ve aldatmasından korkun. Ona meyletmeyin ve zararlı sonucunu hatırlayın. Çünkü dünyanın süsü imtihan vesilesi, sevgisi de günahtır.
Ey insanoğlu, yazıklar olsun sana! Bil ki fazla yemekten oluşan kasa­vet, dolu karnın sıkıntısı, doymanın sarhoşluğu ve mülkün gafleti (gururu), insanı amel etmekten alıkor, Allah'ı hatırlamayı unutturur ve ecelin yaklaşmasını akıldan çıkarır. Dünya sevgisine tutulan, şarap sarhoşluğundan aklını yitiren kimse gibidir. Şüphesiz ki Allah'ı tanıyan, O'ndan korkan ve O'nun için çalışan, doymayı sevmiyecek derecede kendisini açlığa alıştırmalıdır; evet, yarış atı da böylece zayıflatılır.
Ey Allah'ın kulları! Allah'ın sevabına ümitli olan ve azabından korkan kimseler gibi, O'ndan korkun. Allah'a andolsun ki O, size bir mazeret yolu bırakmamış, sizi korkutmuş, teşvik ve tehdit et­miştir. Ama siz, ne O'nun teşvik ettiği değerli sevaplara iştiyak gösterip çalışıyorsunuz ve ne de sizi tehdit ettiği elemli ve şiddetli azaplardan korkup çekiniyorsunuz. Halbuki Allah-u Teâlâ, ki­tabında size bildir­miştir ki: "İnanarak iyi işlerde bulunanların çalışmaları karşlıksız bırakılmaz ve biz, şüphe yok ki onları yazmaktayız."[3]
Sonra Yüce Allah Kur'an'da, dünya hayatının peşin şatafat ve parıltısından çekinmeniz için size ayetler indirerek buyurmuştur ki: "Mallarınız ve evlatlarınız, sizin için ancak bir denemedir; Allah katındaysa pek büyük bir mükâfât vardır."[4]
Öyleyse gücünüz yettiği kadar Allah'tan çekinin, dinleyin ve itaat edin. Yine Allah'tan korkun ve öğütleriyle öğütlenin. Ben, günahın (zararlı) sonuçlarının sizlerin çoğunu zayıf ve güçsüz bir hale getirdiğini görüyorum. Ama yine de onlar, günahtan çekin­meyip din­lerine zarar verdiği halde ondan nefret etmiyorlar.
Ey insanlar! Allah'ın, dünyanın ayıbı ve hakirliği hakkındaki çağrısını duymuyor musunuz? Buyuruyor ki:
"Bilin ki dünya yaşayışı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme, mal ve evlatlar da bir çoğalma tut­kusudur. Bir yağmur örneği gibi onun bitirdiği ekin, ekincileri şaşırtır, sevindirir, sonra kuruyuverir de bir de bakarsın, sap­sarı olmuş, sonra da çerçöp oluvermiştir. Oysa ahirette şiddetli bir azap, Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir. Rabbinizden olan mağfirete (erişmek) ve cennete (kavuşmak için) çaba gösterip yarışın ki, (o) cennetin genişliği gök ile yerin genişliği kadar olup da Allah'a ve O'nun Resulüne iman et­mekte olanlar için hazır­lanmıştır. İşte bu, Allah'ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir."[5]
Yine buyuruyor ki: "Ey inananlar, Allah'tan sakının ve herkes, yarın için neyi takdim edip gönderdiğine baksın ve çek­inin Allah'tan; şüphe yok ki Allah, ne yapıyorsanız hepsinden haber­dardır. Ve o kişilere benzemeyin ki, Allah'ı unutmuşlar da O da onlara kendi nefislerini unutturmuştur. İşte onlar fasık olanların tâ kendileridir." [6]
Ey Allah'ın kulları! Allah'tan korkun, tefekkür edin ve yaratıldığınız şey için çalışın. Zira Allah sizi abes olarak yarat­mamış ve sizi başı boş da bırakmamıştır. Kendisini size tanıtmış, Resulünü size göndermiş ve helali, haramı, delil ve misalleri içeren kitabını da size nazil etmiştir. Öyleyse Allah'tan sakının. Çünkü Rabbiniz size delil olarak şöyle buyurmuştur: "Onun için iki göz ve bir dille iki dudak vermedik mi? Ve ona iki sarp yolu (hayır ve şerri) göstermedik mi?"[7]
İşte bu, Allah'ın size olan hüccetidir. Öyleyse gücünüz yettiğince Allah'tan sakının. Zira Allah'ın gücünden başka bir güç yoktur ve O’ndan başkasına tevekkül edilmez. Allah'ın salatı Muhammed Peygambere ve O'nun pâk soyuna olsun.


[1]- Mü’minun/99.
[2]- İbrahim/14.
[3]- Enbiyâ/94.
[4]- Teğabün/15.
[5]- Hadid/20-21.
[6]- Haşr/18-19.
[7]- Beled/8-9.

5 Haziran 2011 Pazar

Allah’tan Başkasını “Vekil” Seçip Kabul Etmeyi Kur’an Yasaklamıştır

                                                                                                                             Tevekkül
 ‘Tevekkül’, ‘vekâlet’ kökünden türemiş bir kelimedir. Sözlükte, kendi işini gördürmek üzere birini tayin etme, birine güvenip dayanma demektir. Aynı kökten gelen ‘vekil’, kişinin kendi işini gördürmek üzere tayin ettiği, güvenip dayandığı kimse demektir. ‘Tevkîl’ ise, vekil kılma işidir ki, birine güvenip dayanma ve onu kendi yerine ‘nâib/temsilci’ olarak tayin etmedir. ‘Tevekkül’ tevkîl etme, vekil kılma işidir. Vekil kelimesi ve türevleri Kur’an’da tam 70 kere zikredilir.
Tevekkülün mânâsı: Sarf ettiğimiz gayretlerin mahsûl vermesi, boşa gitmemesi için Allah’tan başarı ve yardım dilemek ve ancak O’na güvenmektir. Kur’an sadece Allah’a tevekkül edilmesi gerektiğini sık sık tekrar eder.
Kur’an, Allah’ın kulları için ‘vekil’ olarak yeteceğini açıklıyor. “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir.”[1]; “Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.” [2]
Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak ‘el-Vekil’; yarattığı her şey üzerinde gözetici ve Hafız (koruyucu) olan, hepsinin idaresinin ve rızkının kendisine ait olduğu, onlardan zararları gideren, faydalı olanları onlara veren anlamına gelir. O, her şeyi düzenleyen olduğu gibi yönetendir de. Yarattıklarını gözetir, onların rızıklarını yaratır. Hiç bir şeyin bilgisi kendine gizli değildir, her şeyi korur, sevk ve idare eder.
Müslümanlar  “Allah bize yeter, O ne güzel Vekil’dir” [3] demeleri, bütün bu sıfatların Allah’a ait olduğunu söylemek, O’ nun bütün yapıp etmelerinde güç sahibi ve bağımsız oluşunu ifade etmek içindir. Allah (cc) vekil olarak, mü’minlerin güvenip dayandığı, onların yapamayacağı işlerin en güzel idarecisidir. Vekil ismi bazı âyetlerde ‘şahit’ anlamına da gelmektedir. Allah (cc) her an ve her yerde insanların yaptıklarına tanık  olmaktadır, onların yaptıklarından haberdardır. [4]
Gerçek tevekkül güzel bir davranış, ahlâkî bir fazilettir. Cenab-ı Hak, müslümanlara tevekkülü, yani sadece kendisini vekil tanımayı emretmiş ve mütevekkil olanları sevdiğini haber vermiştir:

"Bir de, daima diri olup, hiçbir zaman ölmeyen Allah'a tevekkül et." [5]
"Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter." [6]
"Müminler, ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah'ın âyetleri okunduğunda o âyetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." [7]
 Tevekkülün hedefi hep Allah’tır. ‘Tevekkül’ fiil ve türevleriyle birlikte kırktan fazla âyette geçmektedir ki hepsinde de ‘Allah’a tevekkül, O’nu Vekil bilme, O’na güvenip dayanma söz konusu edilmektedir. ‘Tevekkül’, kavram olarak, Allah’ı vekil bilme, O’na dayanmadır. Bunu iki şekilde anlamak mümkündür:
Birincisi; birisini ’veli’ bilmek, dost, yardımcı ve işine bakabilen bir kimse olarak güvenme,
İkincisi ise; birisini kendi işi için vekil  bilme ve ona güvenip dayanmadır.
Kavram olarak ‘tevekkülü’ şöyle tanımlamak mümkündür: İnsanın, kendine yüklenilen veya kendine düşen bütün görevleri yaptıktan , bütün çalışmaları yerine getirdikten ve bütün tedbirleri aldıktan sonra, işin sonucunu Allah’a bırakmasıdır. Allah’a güvenip sonuçtan endişe etmemesidir.
Kur’an şöyle diyor: “Allah’tan bir rahmet olarak, onlara yumuşak davrandın. Eger kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için mağfiret dile ve iş konusunda onlarla danış (müşavere et). Bir kere azmettin mi (kesin karar verdin mi) de Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever.” [8]
“Müslümanlar sadece Allah'a dayanıp güvensinler."[9] "Kim Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter."[10]; "Mü’minler, ancak o kimselerdir ki Allah anılınca kalpleri ürperir, onlara Allah'ın âyetleri okunduğunda o âyetler onların imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler." [11]
 “... Bir kere azmettinmi (kesin karar verdinmi) de Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever.” [12]

Allah el-Vekîl’dir, Kendisine Dayanılıp Güvenilmesi Gereken Tek Zâttır
Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerden öğrendiğimiz Allah Teâlâ’nın mübârek isimleri bizim O’nu daha iyi tanımamıza yardımcı olurlar. Aslında, Esmâü’l-Hüsnâ’nın çoğu, biraz düşünüldüğünde tevekkül kavramıyla alâkası kurulabilir. Ama, bunlardan bazılarının tevekkül kavramıyla daha çok yakın ilgisi vardır. Konumuzla ilgisi bakımından Allah’ın isimlerinden el-Vekîl ism-i şerîfinin mânâsı çok nettir. El-Vekîl ism-i şerîfi, Arapça’daki kelime yapısı bakımından tevekkül kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Kur’an’da on dört yerde el-Vekîl ismi zikredilmekte olup bunun mânâsı: "İşlerini gerektiği şekilde kendisine bırakanların işini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyisini temin eden." şeklindedir. "...Allah’a tevekkül et; vekîl olarak Allah yeter." [13]
Yüce Allah, kendisine hakkıyla tevekkül edenlerin işlerini en iyi bir neticeye ulaştırır. Gerçi O’na hiçbir şey vâcip değildir; O, hiçbir şeyi yapmaya veya yapmamaya mecbur değildir; O’nun irâdesi çerçevelenemez, isterse yapar; istemezse O’na bir işi zorla yaptıracak yoktur. Fakat O’nun râzı olacağı şekilde işler kendisine bırakılırsa, hayırlı ve kârlı olanı yapar; âdeti ve hikmeti budur. Gerçek vekil ancak Allah Teâlâ’dır. Çünkü her işi bütün sırlarıyla bilen ve her zorluğu açan yalnız O’dur. [14]

Allah’ın Vekil Olması
Kur’an, Allah’ın kulları için ‘vekil’ olarak yeteceğini açıklıyor. “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekildir.”[15]; “Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.” [16]
Vekîl, Allah’ın bir vasfı olarak “her şeyi tedbir ve idare eden, gözeten, yarattığı bütün varlıkların rızık ve idarelerini üstlenen” gibi anlamlara gelmektedir. El-Vekîl: İşlerini yoluyla kendisine bırakanların işini düzeltip onların yapabileceğinden daha yerine getiren demektir. Yüce Allah’ın el-Vekîl ismi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 13 yerde zikredilir. Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak ‘el-Vekil’; yarattığı her şey üzerinde gözetici ve Hafîz (koruyucu) olan, hepsinin idaresinin ve rızkının kendisine ait olduğu, onlardan zararları giderici, faydalı olanları onlara verici anlamına gelir. O, her şeyi düzenleyen olduğu gibi yönetendir de. Yarattıklarını gözetir, onların rızıklarını yaratır. Hiç bir şeyin bilgisi kendine gizli değildir, her şeyi korur, sevk ve idare eder.
Müslümanların “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir’[17] demeleri, bütün bu sıfatların Allah’a ait olduğunu söylemek, O’nun bütün yapıp etmelerinde güç sahibi ve bağımsız oluşunu ifade etmek içindir. Allah (c.c.) vekil olarak, mü’minlerin güvenip dayandığı, onların yapamayacağı işlerin en güzel idarecisidir. Ebû Süleyman el-Hattâbî, âyetin “O ne güzel vekildir” kısmını “işlerimizin ne güzel kefil ve yöneticisidir” şeklinde açıklamaktadır. [18] Fahreddin Râzî’ye göre, bazı önemli işlerin bir başkasına havale edilmesi, müvekkilin bunları sonuçlandıracak güçten yoksun olması yanında, vekil tayin edilenin de görevlendirildiği hususta tam bir yetkinliğe sahip bulunması şartına bağlıdır. Şüphesiz ki Allah Teâlâ bütün bu yücelikleri hâiz, tam bir “vekîl-i mutlak” özelliklerini taşımaktadır

Vekâlet, Gerçek Vekil’e Verilmelidir!
"el-Vekil"e iman eden mü'minler ise en kolay gördükleri işte dahi kul olarak üzerlerine düşen görevi yaparlarken yine de Allah'a tevekkülü elden bırakmazlar.
el-Vekile tevekkülümüz aralıksız devam etmeli.  Ondan başkasına da işlerimizi havale etmemeli.
"Benden başkasını vekil edinmeyin"[19] âyetiyle bizi uyarmakta.
Nemrut'un adamları Hz. İbrahim’i (a.s.) ateşe attıklarında İbrahim (s.a.v.)'in Allah'tan başka dayanacak ve güvenecek kimsesi yoktu. "Allah bana yeter. O ne güzel vekil" diyordu. Ve Rabbi onun ateşini gülistana çevirdi. [20]
Bütün batının desteğini alan İsrail'e karşı elli yıldır sapan taşlarıyla direnen bu insanların Allah'tan başka dayanağı var mı?

Kur’an’a Göre, İnsanlar Vekil Olabilir mi?
 ‘Vekil’ kelimesinin insanlar hakkında kavram anlamıyla kullanılması doğru değildir.  Kur’an’ın ‘Allah vekil olarak yeter’ vurgusu bunu bir yönden haber veriyor. Kıyamet günü insanlara sorulacak olan şu soru da oldukça anlamlıdır: “İşte siz, dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki, Kıyamet günü onlardan yana Allah’la kim mücadele edecek? Ya da onlara vekil olacak kimdir?” [21] Bilemediği veya yapamayacağı ya da Allah’ın yapmasına izin vermediği işlerde vekillik yapmaya kalkmak gayr-ı meşrûdur. Bu tür vekil de müvekkil gibi acz içindedir, he  

İnsanların ‘Vekil’ Olma Yetkisi Verilmemiştir
Kur’ân-ı Kerim’de ‘vekil’ sıfatının insanlar hakkında kullanıldığı tüm yerlerde olumsuz anlamda kullanılır. Yani, insanlar vekil olamazlar. Kur’an, âlemlere rahmet olarak gönderildiği halde, O’nun bile vekil olamayacağını belirtir. "De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidâyete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinize bir vekil değilim." [22]
 ‘Vekil’ kelimesinin insanlar hakkında kavram anlamıyla kullanılması doğru değildir.  Kur’an’ın ‘Allah vekil olarak yeter’ vurgusu buna işaret ediyor. Özellikle dünyada Allah’a ait olan vekilliği kullanan veya onları vekil kabul edenlere Kıyâmet günü insanlara sorulacak olan şu soru da oldukça anlamlıdır: “İşte siz, dünya hayatında onlardan yana mücâdele ettiniz. Peki Kıyâmet günü onlardan yana Allah’la kim mücâdele edecek? Ya da onlara kim vekil olacaktır?” [23]

Peygamber de Olsa Hiçbir İnsan ‘Vekil’ Olamaz!
"De ki: ‘Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidâyete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidâyete ulaşmıştır. Kim de saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinize bir vekil değilim." [24]
“Kur’an hak olduğu halde kavmin onu yalanladı. De ki: ‘Ben size vekil değilim.” [25]
“Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık. Sen onların vekili değilsin. [26]
“O’nun, sizi kara tarafından yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra, kendinize bir vekîl (koruyucu) da bulamazsınız.” [27]
“Hevâsını (kötü arzularını) kendisine ilâh/tanrı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona (Rasûlüm) sen mi vekil olacaksın?” [28]
İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı zaman "Hasbunallahu ve ni'mel-vekîl (Allah bize yeter. O ne güzel vekildir)" dedi. Muhammed (s.a.s.) de onu söyledi. Şöyle ki: (Kendisine) "İnsanlar size karşı ordular hazırladılar, o halde onlardan korkun." dedikleri zaman, bu (söz) onların imanını artırdı ve: "Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir." dediler.[29] İbn Abbas (r.a.), gelen bir diğer rivâyete göre şöyle demiştir: İbrahim (a.s.) ateşe atıldığı zaman son sözü "Allah bana yeter. O, ne güzel vekildir" olmuştur. [30]
Bir işi kendi başına yapmaya güç yetiremeyenler, onu bir vekile havâle ederler. Kendisine iş ısmarlanan kişiye vekil denir. Vekâlet, bir kimsenin bizzat kendisinin yapabileceği her türlü meşrû muâmelede câizdir. Yani kişi kendi yapabileceği meşrû bir muâmelede bir başkasını vekil tayin edebilir.[31] Meşrû demek, şeraite uygun, İslâmî kurallara ters düşmeyen demek olduğunu hatırlatalım. Kendisinin yapması câiz olmayan bir hususta başka birini vekil tayin etmek ise câiz değildir. Kişi, Allah’ın hükmü dışında bir hükümle hükmetme veya teşrî, yani hüküm koyma konularında meşrû bir hakka sahip olmadığına göre, bu hususta vekil de tayin edemez. Haram olan bir hususta vekil tayin etme de haram, küfür olan bir konuda vekil tayin etme de küfürdür. İnsanın kendi yetkisinde olmayan bir hususta veya kendisine haram olan bir iş için vekil tayin etmesi câiz olmaz. Vekil, vekil kılındığı konuda tasarruf yetkisine sahiptir. Memleketi yönetmek için vekillik verilen kişi, gerçekten ülkeyi yönetecek özelliklere sahip midir? “O, hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” [32]; “Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretti.”[33] Allah’ın hükmü ile hükmetmeyecek birine, bir müslümanın yöneticilik hak ve yetkisi vermesi, bu yetkiyi câiz kılmayacağı gibi, “asıl” olan müvekkilin ve vekilin her ikisinin de tâğutluğu benimsemesi ile izah edilebilir. Milletvekili olarak seçilenler ya kendilerinden önce başka tâğutların kanun yapmasını kabullenir ve onaylarlar ya da beğenmeyip kendileri, arzularını (hevâlarını) ilâhlaştırarak[34] teşrîye soyunur, anayasa ve yasa yapmaya kalkar. Allah’ın hükümlerine alternatif hükümler koyar. “Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri hukuk düzeni kılan ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi (işleri bitirilirdi). Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” [35]
Halkın çoğu, Allah’ı değil bir insanı vekil kabul edip kendi adına ülkelerini yönetme hak ve yetkisini içlerinden birilerine vererek milletvekili seçiyorlar. Vekil kabul edilenler de ülkeyi küfür kanunları ile yönetiyorlar. Halktan aldıkları vekâletle câhiliyye hayatını câhiliyye hükümleriyle devam ettiriyorlar, şirke dayalı anayasa ve yasalar yapıyorlar. Faiz, zina, içki, kumar gibi Allah’ın haramlarını serbest kılıyorlar, tesettür gibi, gerçek ilim, cihad gibi farzları da yasaklayabiliyorlar. Vekil, asıl gibidir, vekil kendini vekil kabul eden şahıs adına iş yaptığı için, yaptığı işin vebali onu seçen şahsa da aynen yüklenir. Vekiller tâğutluk yapıyorsa, ona yetkiyi veren de bu suçun ortağıdır. Bu tâğutluğu, bu yetkiyi onları vekil olarak seçenler verdikleri için onları vekil kabul edenler, bu büyük suçun esas fâilleri, bu büyük cinâyetin esas katilleri kabul edilir.
Vekil, kendisini vekil olarak seçip kabul edenlerin yerine vekâletle iş yaptığından, vekilin yaptığı ona yetki veren aslın yaptığı iş kabul edilir. Kendi adına iş yapmak, ülke yönetmek için verdiği vekillik gereği, vekilin yaptığı icraatlar kendi sebebiyledir. O yüzden vekillerin yaptığı İslâm dışı tüm uygulamalardan, tuğyan ve şirkin devamından, Allah’ın indirdiğiyle hükmedilmemenin vebalinden onları vekil seçenler sorumludur.
Tevekkül, emin ve kuvvetli bir vekile güvenerek, işlerini ona bırakmaktır. Kendisine tevekkül edilen, yani vekil kabul edilen Allah mı olmalı, yoksa âciz bir insan mı? Peygamber bile olsa bir insanın vekil olması yasaklandığına göre, hele tâğutu, tâğut adayını bir mü’min nasıl vekil kabul edebilir? Bir de “milletvekili” tâbiri… Millet kelimesi Kur’an’da tümüyle “din” anlamında kullanılır. Milletvekili, dinvekili, dinin vekili demek. Sormazlar mı insana “hangi dinin vekili?” diye. Çünkü İslâm hiçbir insana özellikle Allah’a ait teşrî (hukuk oluşturma ve hüküm koyma) yetkisini insana vermediğine, yani böyle bir vekillik vermediğine göre, bu vekillere bu yetkiyi hangi din veriyor? Ya da, “Allah’ın vekil olamaz” dediğini kim hangi hakla vekil kabul ediyor?
“Onlar (mükâfata erecek olan mü’minler) öyle kimselerdir ki, halk kendilerine: ‘(Düşmanlarınız olan) insanlar size karşı ordu hazırladılar, o halde onlardan korkun!’ dedi de, bu (söz) onların imanlarını arttırdı ve ‘Hasbuna’llahu ve ni’me’l-Vekîl; Allah bize yeter, O ne güzel Vekil’dir’ dediler.”[36]
 Allah bize yeter, Allah dışında bize kâfi gelecek, bizim ihtiyaçlarımızı karşılayacak hiçbir vekilimiz yoktur. Allah ne güzel vekildir, âmennâ; öyleyse Allah’tan başka vekiller hiç de güzel değildir. Onun için, yapılacak bellidir: “Sen de onlardan (münâfıklardan) yüz çevir ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.” [37]
Başkalarına umutlarını bağlayıp başkalarına güvenenlere ilan ediyoruz: “…Biz Allah'a tevekkül ettik, O’nu vekil kabul ettik. ‘Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında ‘Sen hak ile hüküm ver,' Sen ‘hüküm verenlerin en hayırlısısın.” [38]

[1] 39/Zümer, 62
[2] 4/Nisâ, 132. Ayrıca bkz. 4/Nisâ, 81, 171; 17/İsrâ, 65; 33/Ahzâb, 3, 48
[3] 3/Âl-i İmran, 173
[4] 12/Yusuf, 66; 28/Kasas, 2
[5] 25/Furkan, 58
[6] 65/Talâk, 31
[7] 8/Enfâl, 2
[8] 3/Âl-i İmran, 159
[9] 3/Âl-i İmrân, 122
[10] 65/Talâk, 31
[11] 8/Enfâl, 2
[12] 3/Âl-i İmrân, 159
[13] 4/Nisâ, 81; 33/Ahzâb, 3
[14] Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l-Hüsnâ Şerhi, Sehâ Neşriyat, 1993, s. 147
[15] 39/Zümer, 62
[16] 4/Nisâ, 132; Ayrıca Bk. 4/Nisâ, 81, 171; 17/İsrâ, 65; 33/Ahzâb, 3, 48
[17] 3/Âl-i İmrân, 173
[18] Şe’nu’d-Duâ, s. 77
[19] 17/İsrâ, 2
[20] Bk: 21/Enbiyâ, 69
[21] 4/Nisâ, 109
[22] 10/Yûnus, 108; Ayrıca Bk. 6/En’âm, 66, 107; 17/İsrâ, 68, 86; 25/Furkan, 43
[23] 4/Nisâ, 109
[24] 10/Yunus, 108
[25] 6/En’am, 66
[26] 6/En’âm, 107
[27] 17/İsrâ, 68
[28] 25/Furkan, 43
[29] Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir
[30] Buhârî, Tersûru sûre 3, -13-
[31] el-Merğınanî, el-Hidâye, III,136
[32] 18/Kehf, 26
[33] 12/Yûsuf, 40
[34] 25/Furkan, 43; 45/Câsiye, 23
[35] 42/Şûrâ, 21
[36] 3/Âl-i İmrân, 173
[37] 4/Nisâ, 81
[38] 7/A’râf, 89                       !!!YAZAN AHMED KALKAN!!!!